Haberler

Nasibe Şemsai, İran’da Kadın Hakları ve Türkiye’de Mülteci Hakları

Meltem Demirel

İranlı kadınların hakları ve yasal statüsü, özellikle son üç hükümet sistemi sırasında 20.yüzyılın başından bu yana değişti. İran’da İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından önce, kadınların peçe giymesi gerekmiyordu.1800’lü yılların sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar İran’ı yöneten Kaçar Hanedanlığı döneminde kadınlar toplumdan izole edildi; siyaset alanında faaliyette bulunamadılar ve ekonomik katkıları ev işleri ile sınırlıydı. Bu koşullar, ülkeyi 1925’ten 1979’a kadar yöneten Pehlevi Hanedanlığı döneminde değişti; kadınları eskiye nazaran çok daha fazla özgürlük kazandı. 1935’te Rıza Şah, kadınların artık halka açık bir şekilde örtülmemesini emretti; bu nedenle, önemli sayıda kadın evlerinde izole edildi, çünkü başörtüsü olmadan dışarı çıkmanın çıplak olmaya eşdeğer olduğunu belirlediler. Kadınların bağımlılığı bu dönemde büyüdü, çünkü dışarıda görülecek günlük işler için başkalarına muhtaç olma mecburiyetinde kaldılar. Kadın Hakları ve özgürlükleri, liderin İran’ın daha modern, Avrupa tarzı bir ülke olmasını istemesiyle kurulmuştu. Fakat bu özgürlükler 1979 İran Devrimi’nden sonra geri çekildi. 1979 devriminden sonra İran devlet çalışanları için başörtüsünün zorunlu olarak giyilmesi kuralı getirildi; bunu 1983’te tüm kamusal alanlarda başörtüsünün giyilmesini gerektiren bir yasa izledi.

İran’da “Ahlak polisi” olarak da bilinen gizli bir kolluk kuvvetleri, kadınları kıyafet kurallarını ihlal ettiği için araştırıyordu. Başörtüsü takmayan veya saçının bir kısmının görünmesi dahilinde “uygunsuz başörtüsü” giydiği düşünülen kadınlar, para cezasından hapis cezasına kadar değişen cezalarla karşı karşıya kaldı. Aralık 2017’de İran hükümeti, kadınların artık kamuoyunda “uygunsuz başörtüsü” giydikleri için tutuklanmayacağını, ancak giymeyenlerin İslam eğitim derslerine katılmak zorunda kalacağını açıkladı. Duyuru ılımlı bir gelişme olarak görülse de, polis hala zorunlu başörtüsü giymeye karşı kampanya yürüten aktivistleri hedef aldı.

İnsan hakları savunucusu ve avukat Nasrin Sotoudeh, Haziran 2009’da yapılan tartışmalı İran cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve hapsedilen İranlı muhalefet aktivistlerini temsil etti. Müvekkilleri arasında gazeteci Isa Saharkhiz, Nobel Barış Ödülü sahibi Shirin Ebadi ve yasaklı muhalefet grubunun İran Demokratik Cephesi başkanı Heshmat Tabarzadi yer alıyor. Sotoudeh, Eylül 2010’da propaganda yapmak ve devlet güvenliğine zarar vermekle suçlanarak tutuklandı ve Evin hapishanesinde tek başına hapsedildi. Ocak 2011’de İran yetkili makamları Sotoudeh’i 11 yıl hapis cezasına çarptırdı, aynı zamanda 20 yıl boyunca avukatlık yapmaktan ve ülke dışına çıkmaktan men edildi. Daha sonra bir temyiz mahkemesi, Sotoudeh’in hapis cezasını altı yıla düşürdü ve avukatlıktan men yasağını 10 yıla indirdi. Nihayet, 18 Eylül 2013’te, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Birleşmiş Milletler’e yaptığı konuşmadan birkaç gün önce muhalefet lideri Mohsen Aminzadeh de dahil olmak üzere on diğer siyasi mahkumla birlikte serbest bırakıldı.

Ağustos 2019’da, İranlı yetkililerin “yolsuzluk ve fuhuş”u teşvik ettiğini söylediği, İranlı sivil haklar aktivisti Saba Kord Afshari, başörtüsünü halka açık alanda çıkarmak suretiyle 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Dünya Kadınlar Satranç Şampiyonası hakemlerinden Shohreh Bayat, Çin’in Şanghay kentindeki turnuvada başörtüsüz fotoğraflarının yayımlanmasından sonra gözaltına alınabileceği endişesiyle ülkesine dönemediğini söyledi.

Yine başka bir İranlı aktivist Shaparak Shajarizade, İran’daki kadın haklarını güçlendirmeye ve İran’ın çağdaş zorunlu başörtüsü yasasına karşı aktivizme yönelik çabalarıyla tanınıyor. Vida Movahhed adlı genç kadının zorunlu başörtüsüne karşı başlattığı “Devrim (İngilab) Caddesi Kızları” protestosuna ve “Beyaz Çarşambalar” gibi çevrim içi kampanyalara öncülük etti. İran’ın zorunlu başörtüsü yasalarına meydan okuduğu için üç kez tutuklandı ve iki kez hapsedildi.

Barışçıl eylemlere katılan kadınlar, onları savunan avukatlar ve hatta sosyal medyadan destek veren takipçiler dahi, her an polis şiddetine, hukuksuz gözaltı ve tutuklamalarla karşı karşıya kalabilirler. Ülkedeki kadınlara uygulanan baskılar yalnızca başörtüsü zorunluluğundan ibaret değil. Kadınlar, eşlerinden yahut babalarından izin belgesi almadan devlet televizyonunda, sosyal medyada, konserlerde şarkı söyleyemiyor, dans edemiyor; sokakta bisiklet süremiyor, dağa tırmanamıyor, stadyumda maç izleyemiyorlar. İslami rejime, devlete ve yaptırımlara yapılan en küçük eleştiri bile ağır cezalarla sonuçlanabiliyor. Temel hak ve özgürlüklerden uzakta, böyle ağır bir psikolojik baskı altında yaşamak başta kadınlar olmak üzere tüm halkı olumsuz etkileyebilir. Kadınlara yönelik baskı yönetimi nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan İranlı kadın hakları aktivistleri, sığındıkları ülkelerde de zorlu süreç yaşıyor.

Gazeteci Peyman Aref, 15 Kasım 2020’de Twitter hesabından Nasibe Şemsai’nin Edirne Geri Gönderme Merkezi’nde tutulduğunu duyurdu. Aref, “#NasibeSemsaiyeSesOl” konu etiketi ile paylaştığı Twitter gönderisinde şunu belirtti: “İranlı dağcı ve zorunlu örtünmeyi protesto eden hareket aktivisti Nasibe Şemsai, Türkiye’de yetkililer tarafından yakalanıp geçen 2 haftadan itibaren Edirne geri gönderme merkezinde tutuluyor. Nasibe önümüzdeki hafta İran’a iade edilmesi bekleniyor.”

Image for post
Nasibe Şemsai, kadın hakları savunucusu, dağcı

Sığınmacıların, başta uluslararası özel hukukun temel ilkesi olan “geri göndermeme” (non-refoulement) olmak üzere, belli temel haklardan yararlanmaları öngörülmüş ve insanca yaşamaları için belli asgari standartların sağlanması gerekir. Geri göndermeme yasağı, sığınmacıların ırk, din, milliyet, belli bir sosyal gruba veya politik görüşe mensubiyetlerine dayalı muhtemel zulüm tehlikesi ile karşılaşacakları vatandaşı oldukları ülkelere gönderilmesini engeller. Dini inançlara bağlı zulüm, adalete erişime engellenme, cinsel şiddet, cinsel yönelime bağlı şiddet gibi faktörler sığınmacının, korumasından yararlanamayan veya yararlanmayı reddeden tüm şahıslara uygulanır.

Mültecilerin uluslararası statüsüne ilişkin 1933 Sözleşmesinin 3. maddesi, uluslararası hukukta geri göndermeme yasağının ilk sözünü içermekte ve parti devletlerinin yasal olarak ikamet eden mültecileri kovmalarını veya mültecileri kendi ülkelerinin sınırlarına geri göndermelerini engellemektedir. Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşmesi 28 Temmuz 1951 tarihinde Cenevre’de imzalanmış ve 22 Nisan 1954 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye sözleşmeyi 24 Ağustos 1951 tarihinde imzalamış ve 29 Ağustos 1961 tarihinde onaylamıştır, ancak Türkiye sözleşmeye taraf olurken, coğrafi sınırlama şerhi koymuş ve bu sınırlamayı günümüze kadar da muhafaza etmiştir. Türkiye’nin sözleşmeye coğrafi kısıtlama ile taraf olması, Avrupa Konseyi üye ülkeleri dışından gelip Türkiye’ye sığınanlara mülteci statüsü tanımayacağı anlamına gelmektedir. Türkiye sözleşme hükümlerine göre mülteci statüsü alabilecek Avrupalı olmayan kişileri iç hukuktaki düzenlemelerle “şartlı mülteci” olarak tanımlamakta ve üçüncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar süreli bir koruma sağlamaktadır. Yani Türkiye, İran, Irak, Afganistan ve Afrika ülkeleri gibi Avrupa Konseyi üyesi olmayan devletlerden gelen sığınmacılara mülteci statüsüne başvuru imkanı tanımamaktadır. Coğrafi sınırlama nedeniyle Türkiye’ye özgü, ‘şartlı mülteci’ olarak tanımlanan bir uluslararası koruma statüsü düzenlenmiştir. Avrupalı olmayan sığınmacıların mülteci statüsü almamaları, sığınmacıların başta çalışma hakkı olmak üzere birçok sosyal ekonomik ve kültürel haktan yararlanmalarının ve Türkiye’de uzun vadeli bir gelecek planlamalarının önünde büyük bir engel teşkil etmektedir.

Fransa’da radikal İslamcı hareketlerle ilişkileri ve terör eylemlerini meşrulaştırmak ve radikal İslam fikirlerini yayma gerekçesiyle kapatılan BarakaCity’nin başkanı İdriss Sihamedi, kendisi ve ekibi için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan twitter üzerinden sığınma talep ettiğinde Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nden kısa zamanda cevap geldi.

Türkiye, Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi sınırlamayı kaldırması ve Nasibe Şemsai ve diğer birçok sığınmacı gibi sözleşmedeki şartları taşıyan ve hukuki desteğe muhtaç bütün sığınmacıların mülteci statüsü başvurusunda bulunabilmesinin önünü açmalı ve temel insani hakları sağlamalıdır.

Meltem Demirel

Yararlanılan Kaynaklar:

*Implementation of the 1951 Convention and the 1967 Protocol Relating to the Status of Refugees
EC/SCP/54

*
https://www.hrw.org/news/2015/10/28/womens-rights-iran
*
Part II, F. The interpretation of Article 33(1) of the 1951 Convention and G. Article 33(2): the exceptions, pages 108 to 140 of the text: “The scope and content of the principle of non-refoulement: Opinion, by Sir Elihu Lauterpacht and Daniel Bethlehem”
*
States Parties to the 1951 Convention relating to the Status of Refugees and the 1967 Protocol

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: